Bursa’ya baktığınızda gördüğünüz o huzurlu, güzel manzaraya sakın aldanmayın. Ayaklarımızın altındaki toprak bir o kadar huzursuz. Bu muazzam şehir için deprem bir "ihtimal" değil, ne yazık ki kapıda bekleyen bir "kesinliktir". Birinci derece deprem bölgesinde yaşadığımız gerçeğinin artık farkında olmalıyız.
Şehrin kimliğini oluşturan, hafızasını taşıyan Altıparmak, Maksem, Muradiye, Çekirge, Kükürtlü gibi yerlere bakalım. Ne acıdır ki bu hafıza, yorgun temeller ve çatlamış kolonlar üzerinde duruyor. Her yerde yıkık dökük binalar, daracık sokaklar. Kendimizi kandırmayalım; ilk ciddi sarsıntıda bu anılar maalesef üzerimize yıkılacak.
Peki, bu hayati tehlike karşısında ne yapılmakta? Tehlike şehrin tam kalbinde kol gezerken, gözümüzü şehir merkezinden uzaklara yeni imar alanlarına dikiyoruz. Merkezdeki riskli yapı stoğunu görmezden gelip, verimli arazileri betona boğmak, yangın evin içindeyken bahçeyi sulamaya benziyor. Bu, stratejik bir hatadan öte, tam bir akıl tutulmasıdır.
Kentsel dönüşüm, sadece yüksek katlı, ruhsuz, herhangi bir kimliği olmayan bloklar dikmek olarak algılanmamalı. Bursa’nın dokusuna ve tarihine bu ihaneti yapmaya hakkımız yok. Bizim ihtiyacımız olan topyekûn bir yıkım değil, akıllıca, bilimsel ve vicdanlı bir sağlamlaştırmadır. Binaları depreme karşı zırh gibi yaparken, mahallenin ruhunu, mimari dokusunu ve en önemlisi komşuluk ilişkilerini de korumak zorundayız.
Unutulmamalıdır ki, deprem bizimle pazarlık yapmaz. Geldiği zaman "Hazır mısınız?" diye sormayacak. Bugün maliyet veya bürokrasi bahanesiyle ertelediğimiz her tedbir, yarın telafisi olmayacak can kayıpları olarak karşımıza çıkacak.
Bursa’nın geleceği, ovaya kontrolsüzce yayılan kimliksiz yerleşimlerde değil; karakterini koruyan, sağlamlaştırılmış o eski mahallelerindedir. Vakit daralıyor. Bu şehri sadece bir beton yığını değil, gerçek bir yuva olarak korumak istiyorsak, toprağın altından gelen bu uyarıyı artık duymalıyız.
Zira tarih affetse de, zemin affetmiyor.

























