Bir toplumun aynası, en çok da sınıflarında kendini gösterir. O sınıflarda yalnızca matematik, tarih ya da edebiyat öğretilmez; saygı, sabır, vicdan ve insan olmanın temel değerleri de aktarılır. İşte tam da bu yüzden öğretmenlik, yalnızca bir meslek değil, bir emanet taşıma işidir. Ama bugün dönüp baktığımızda içimizi acıtan bir soruyla karşı karşıyayız:
Biz ne zaman bu hale geldik?
Daha düne kadar öğretmenin önünde ceket ilikleyen, sesini yükseltmeye çekinen bir toplumdan; bugün öğretmenine el kaldıran, okul basan, şiddeti meşru gören bir noktaya nasıl savrulduk? Öğretmen dediğimiz insanlar; kimi zaman kendi cebinden harçlık vererek öğrencisini destekleyen, kimi zaman ailesinden daha fazla zamanını sınıfına ayıran, gerektiğinde bir anne, bir baba şefkatiyle yaklaşan insanlardır. Ama artık o fedakârlığın karşılığı, ne yazık ki saygı değil; tehdit ve saldırı oluyor.
İki gün önce Şanlıurfa’da, dün ise Kahramanmaraş’ta okullara yönelik saldırılar yaşandı. Eğitim yuvalarına giren şiddet, yalnızca öğretmenleri değil, öğrencileri de hedef aldı. Yaralananlar oldu, hayatını kaybedenlere dair acı haberler geldi. Okul dediğimiz yerin güvenli bir liman olması gerekirken, artık korkunun adreslerinden biri haline gelmesi hepimiz için bir alarmdır. Bu sadece bireysel bir öfkenin sonucu değil; toplumsal bir çöküşün işaretidir.
Peki bu çöküşün sebepleri neler?
Elbette mesele tek boyutlu değil. Aile yapısındaki değişim, eğitim sistemine duyulan güvensizlik, ekonomik sıkıntılar… Hepsi birer etken. Ancak artık açık açık konuşmamız gereken bir gerçek var: Ekranlardan bize dayatılan çürümüş “güç” anlayışı.
Bugün televizyonu açtığınızda karşınıza çıkan mafya dizileri, yalnızca birer kurgu değil; adeta toplumsal zehir üretim merkezleri haline gelmiş durumda. Suçu estetize eden, suçluyu parlatan, hukuksuzluğu “karizma” diye pazarlayan bir anlayış, yıllardır bilinçli ya da bilinçsiz şekilde normalleştiriliyor. Silah taşıyan, adam döven, tehdit eden karakterler kahraman gibi sunuluyor. Ve en tehlikelisi, bu karakterlerin yaptıkları neredeyse hiçbir ahlaki bedel ödemeden izleyiciye servis ediliyor.
Bu, masum bir eğlence değil.
Bu, açık açık şiddetin propagandasıdır.
Henüz kimlik arayışında olan bir çocuk ya da genç, izlediği bu karakterleri rol model alıyor. “Güçlü olmak” ile “korkutmak” arasındaki fark siliniyor. Haklı olmak yerine güçlü görünmenin yeterli olduğu bir zihniyet gelişiyor. Hukuk değil, kaba kuvvet konuşuyor. Diyalog değil, tehdit öne çıkıyor. Sonra bu zehirli anlayış, sınıflara kadar giriyor. Öğretmenine bağıran, arkadaşına saldıran, öfkesini kontrol edemeyen bireyler ortaya çıkıyor.
Burada sorumluluğu sadece gençlere ya da ailelere yıkmak da kolaycılık olur. Bu içerikleri üretenler, yayınlayanlar ve reyting uğruna bu çürümeyi besleyen medya düzeni de en az diğerleri kadar sorumludur. Çünkü siz neyi sürekli gösterirseniz, toplum bir süre sonra onu normal kabul eder.
Şiddeti alkışlayan bir ekran, saygıyı öğretemez.
Suçluyu kahraman yapan bir kurgu, adaleti savunamaz.
Ve en acısı; öğretmenine saygıyı kaybeden bir neslin oluşmasında bu içeriklerin payını görmezden gelmek, gerçeğe göz kapatmaktır.
Toplum olarak değerlerimizi bir günde kaybetmedik. Ama bugün geldiğimiz noktada artık bahanemiz kalmadı. Eğer gerçekten bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, önce yanlışları bu kadar net görmek ve söylemek zorundayız.
Öğretmenine el kaldırılan bir ülke, aslında kendi geleceğine el kaldırıyordur.
Ve eğer biz hâlâ bunu izlemekle yetiniyorsak, sorun sadece ekranda değil; artık hepimizin içinde.


























