10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nde Bursa Büyükşehir Belediyesi örnek bir program düzenledi. Kürsüde sözler çok büyüktü. Gazeteciler zor şartlarda çalışıyormuş. Hakları verilmiyormuş. Emekleri görmezden geliniyormuş. Basın demokrasinin olmazsa olmazıymış. Not aldık. Alkışladık. Hatta duygulandık.
Sonra sahne değişti.
Hak mücadelesi konuşulan salondan, sosyal yardım dağıtım noktasına geçtik.
Çünkü gazetecilere erzak kolisi verildi.
Evet, yanlış okumadınız. Kalem, özgürlük, etik ve bağımsızlık konuşulan bir günde, final “peynir - zeytin - ekmek” üçlemesiyle son buldu.
Belli ki Bursa basınının en büyük sorunu buymuş.
Belli ki gazeteciler açmış.
Belli ki haberden önce karınlarını doyurmaları gerekiyormuş.
O halde soralım:
Bursa basını gerçekten aç mı?
Yoksa gazetecilik artık “yardım kolisiyle idare edilebilen” bir meslek mi?
Programda denildi ki gazeteciler zor koşullarda çalışıyor. Doğru.
Denildi ki özlük hakları yok. Doğru.
Denildi ki emeklerinin karşılığını alamıyorlar. O da doğru.
Ama çözüm mü?
Çözüm erzak kolisi.

Ne güzel bir denklem!
Hak yoksa peynir var.
Güvence yoksa zeytin var.
Basın özgürlüğü mü? Onu da çayın yanına koyalım.
Gazetecilik, sosyal yardım listesine yazılacak bir meslek değildir. Gazeteci, sadaka değil; hak ister. Güvenceli çalışma ister, adil ücret ister, baskısız bir ortam ister. Gazetecinin ihtiyacı makarna, yağ, şeker değil; emeğinin karşılığını alabileceği bir sistemdir.
Kaldı ki bu ülkede gazeteciler, özellikle yerel basın, yıllardır yok sayılıyor. Basın ilanları kesiliyor, reklam pastası adaletsiz dağıtılıyor, kamu kurumlarının kapıları basına kapatılıyor. Sonra bir gün çıkıp “Gazeteciler çok zor şartlarda çalışıyor” demek yetmiyor. Çünkü o zor şartların mimarlarından biri de kamunun kendisi.
Sayın Bozbey’e sormak gerekir:
Gazetecilerin haklarını savunmak, onları yardıma muhtaç bir konumda göstermekle mi olur? Yoksa yerel basını güçlendirecek kalıcı politikalar üretmekle mi?
Bugün gazeteciye erzak kolisi veren anlayış, yarın başka bir “jestle” basını susturmaya da kalkabilir. Çünkü yardım eden, yardım alan üzerinde söz hakkı olduğunu düşünür. Oysa basın, kimsenin minnet borçlusu değildir.
Gazeteci yardım alan değil, hesap sorandır.
Koli taşıyan değil, kamu adına soru sorandır.
Minnet bekleyen değil, itibar isteyen bir meslek mensubudur.
10 Ocak’ta gazeteciye verilmesi gereken şey bir koli değil; bir sözleşmedir, adil bir ilan sistemidir, eşit muameledir. Ama belli ki Bursa’da bu yıl gazetecilik, sosyal destek paketine dahil edildi.
Sonuçta herkes memnun mu?
Kürsü konuşmaları yapıldı. alkışlar alındı.
Koli dağıtıldı.
10 Ocak’ta gazetecilere verilmesi gereken şey bir koli değil; itibardır.
Haklarının teslim edilmesidir.
Ve en önemlisi, gazetecinin gazeteci gibi muamele görmesidir. Mevzu gazeteciye erzak verene değil, insana rızık verene güvenerek çalışmaktır.
Bir de şunu eklemek gerekirse benim bir meslek gururum var. Ben başta Mustafa Bozbey'in peşinde yaz kış demeden koşturan, bütün programlarına giden birisiyim. Yeri geldi terim aktı, yeri geldi parmaklarım dondu. Buna rağmen böyle bir aşağılanmayı sadece ben değil orada benimle beraber teri akan, parmakları donan sahada emek veren hiç bir arkadaşım hak etmedi.
Ama olsun…
En azından aç değiliz.
Değil mi? Erzak Kolimiz Var, Hem de BESAŞTAN....



























Bozbey hadi yanındaki çapsız danışmanları ile bilgisiz basın biriminin tongasına düştü. Peki yıllarını bu mesleğe vermiş sözüm ona meslek büyükleri "acaba banada poşet kalırmı" düşüncesiyle" dakikalarca sırada bekleyip imza karşılığı aldıkları değeri yaklaşık 2 bin lra olan poşetlere kendilerini nasıl sattılar bunun üzerine odaklanmak lazım...