Son yıllarda ekranları açtığınızda karşınıza çıkan manzara neredeyse aynı: silahlar, karanlık odalar, racon kesen adamlar, “abi”ler, “reis”ler… Peki soralım: Türkiye bir mafya ülkesi mi? Yoksa televizyon ekranlarından bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bir mafya kültürü mü pompalanıyor?
Bu sorular artık magazinlik değil, sosyolojik bir mesele.
Mafya figürü, uzun süredir popüler kültürün merkezine yerleştirilmiş durumda. Özellikle son 20 yılda çekilen dizilere baktığımızda tablo netleşiyor. Kurtlar Vadisi ile başlayan ve mafyayı “devlet aklı”, “derin yapı”, “vatan için kirli eller” söylemiyle meşrulaştıran anlatı; daha sonra Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Çukur ve Üç Kuruş gibi yapımlarla sokak romantizmine dönüştü.

Dikkat edin: Bu dizilerde mafya liderleri çoğu zaman “aile babası”, “mahalle koruyucusu”, “adalet dağıtıcısı” olarak resmediliyor. Devletin yapamadığını yapan, hukukun ulaşamadığı yere ulaşan, kendi adalet sistemini kuran figürler… Hukuk dışı ama “haklı”. Suçlu ama “onurlu”. Silahlı ama “vicdanlı”.
Bu anlatı, tehlikelidir.
Çünkü sürekli tekrar edilen her hikâye, zamanla normalleşir. Ekranda her akşam izlenen bir karakter, özellikle genç zihinlerde bir rol modele dönüşür. “Güç” kavramı hukukla değil, silahla; “itibar” kavramı bilgiyle değil, korkuyla; “başarı” kavramı emekle değil, tahakkümle eşleştirilir.

Peki bu sadece reyting meselesi mi?
Elbette televizyon sektörü talebe göre üretim yapar. Ancak talebi de medya şekillendirir. Sürekli mafya hikâyeleri anlatırsanız, toplumun bilinçaltında güç = yasa dışı otorite denklemi kurarsınız. Bu da uzun vadede demokrasi kültürünü zedeler.
Türkiye’nin gerçek sorunları işsizlik, eğitim kalitesi, adalet sistemi, ekonomik kırılganlıkken; ekranlarda lüks villalarda yaşayan suç baronlarını izlemek bir tür kaçış sunuyor olabilir. Ama bu kaçış, masum değil. Çünkü hikâye hep aynı yere bağlanıyor: “Sistemin içinde temiz kalamazsın.” İşte bu cümle, asıl zehirli olandır.
Bir başka mesele de estetikleştirme. Silahlar, ağır çekim yürüyüşler, pahalı arabalar, karizmatik replikler… Suç, adeta bir stil unsuru gibi sunuluyor. Oysa gerçek hayatta mafya; uyuşturucu, insan kaçakçılığı, haraç, şiddet ve gözyaşı demektir. Dizilerdeki “onurlu mafya” ile gerçek hayattaki suç örgütü arasındaki uçurum bilinçli olarak flu bırakılıyor.
Bu noktada şu soruyu tekrar sormak gerekiyor: Türkiye bir mafya ülkesi mi?
Hayır. Ama mafyanın kültürel olarak romantize edildiği bir ülkeye doğru savrulma riski var mı? Evet.
Asıl tehlike, mafyanın varlığı değil; mafyanın meşrulaştırılmasıdır. Eğer toplum, “güçlü olan haklıdır” fikrine alıştırılırsa; hukuk devleti fikri aşınır. Eğer adalet, mahkeme salonlarında değil de karanlık odalarda dağıtılan bir şey gibi gösterilirse; genç kuşakların devlete ve hukuka güveni zedelenir.
Medyanın sorumluluğu burada başlıyor. Sanat elbette suç dünyasını anlatabilir. Ama anlatırken eleştirel bir mesafe koymak zorundadır. Suçu estetize etmekle, suçu eleştirmek arasında kalın bir çizgi vardır.
Bugün ekranlarda mafya liderlerini alkışlayan bir kültür üretirseniz, yarın sokakta hukuku değil gücü referans alan bir dil büyür.

TÜRKİYE’NİN İHTİYACI RACON DEĞİL; HUKUK.
KABADAYILIK DEĞİL; KURUMSALLIK.
KORKU DEĞİL; ADALET.
Soruyu tekrar soralım: Türkiye bir mafya ülkesi mi?
Hayır.
Ama bu ülkenin çocuklarına sürekli mafya hikâyeleri anlatırsanız, yarının zihninde nasıl bir ülke inşa ettiğinizi de düşünmek zorundasınız.


























