Kadına yönelik şiddet, bu ülkede artık münferit bir olay değil; sürekliliği olan bir gerçek. Her gün yeni bir haberle uyanıyoruz. Bir kadın daha hayattan koparılıyor, bir hayat daha yarım bırakılıyor. Ve biz, birkaç gün konuşup sonra unutuyoruz.
Oysa unutulan her hikâye, bir sonrakinin zeminini hazırlıyor.
Üstelik bu şiddet artık hiçbir sınır tanımıyor. Eğitimliydi, güçlüydü, kendi ayakları üzerinde duruyordu demek bile bir kadını korumaya yetmiyor. Öğretmendi… Hayatlara dokunuyordu. Doktordu… İnsanları iyileştiriyordu. Ama kendilerini bu sistemden koruyamadılar. Çünkü mesele bireysel güç değil, toplumsal çürümenin geldiği nokta.
Bir kadının mesleği, eğitimi, ekonomik bağımsızlığı onun “güvende” olmasını sağlamıyorsa, burada daha büyük bir sorun vardır. Bu, sadece bireylerin değil, toplumun ve sistemin sorumluluğudur.
Peki biz ne yapıyoruz?
Hâlâ aynı soruları soruyoruz: “Neden ayrılmadı?”, “Neden o saatte dışarıdaydı?”, “Ne giymişti?”Bu soruların her biri, faili görünmez kılarken kadını yeniden yargılıyor. Şiddeti anlamaya çalışmak yerine, ona bahane üretiyoruz.
En tehlikelisi de şu: Şiddet sadece bir tokat, bir darbe değil. Şiddet bazen bir kadının susturulmasıdır. Bazen küçümsenmesi, bazen korkutulması, bazen de yalnız bırakılmasıdır. Ve çoğu zaman bu küçük görülen şeyler, en büyük felaketlerin habercisidir.
Bir kadın öldürüldüğünde sadece bir insanı kaybetmiyoruz. Bir öğretmeni kaybediyoruz, bir doktoru kaybediyoruz, bir anneyi, bir arkadaşı, bir hayatı kaybediyoruz. Toplum olarak biraz daha eksiliyoruz.
Ama asıl soru şu: Daha kaç kadını kaybetmemiz gerekiyor?
Şiddet, sessizlikle beslenir. Görmezden geldikçe, “bizi ilgilendirmez” dedikçe büyür. O yüzden değişim büyük adımlarla değil, küçük ama kararlı duruşlarla başlar. Bir cümleyle, bir itirazla, bir desteği esirgememekle…
Kadına şiddet bir “kadın meselesi” değildir. Bu, bir insanlık meselesidir. Ve bu meselede tarafsız kalmak, aslında şiddetin yanında durmaktır.
Bugün bir kadının sesi olamıyorsak, yarın kendi sessizliğimizin içinde kaybolabiliriz.
Artık görmezden gelmek değil, yüzleşmek zorundayız.

























