Merkez bankalarının işi bazen faiz artırmaktan, bazen de faiz indirmekten ibaretmiş gibi anlatılır. Oysa asıl zorluk, bir kararı vermek değil, o kararın zamanlamasını doğru belirlemektir.
ABD Merkez Bankası son dönemde bu ikilemle karşı karşıya bulunuyor. Ekonomide belirgin bir çöküş yaşanmazken enflasyon hâlâ hedefin üzerinde seyrediyor. Enerji fiyatları, ticaret politikaları ve jeopolitik riskler de fiyat istikrarına ilişkin belirsizliği artırıyor.
Bu nedenle Fed, faizleri hızla indirmek isteyenlerle temkinli hareket edilmesini savunanlar arasında sıkışmış durumda.
Faiz indirimi ekonomide borçlanma maliyetlerini azaltır. Konut ve otomobil kredileri ucuzlar, şirketlerin yatırım yapma isteği artar ve finansal varlıklar desteklenir. Ancak enflasyon tam olarak kontrol altına alınmadan yapılan bir faiz indirimi talebi yeniden hızlandırabilir.
Fed açısından temel sorun budur: Ekonomiyi gereğinden fazla sıkılaştırarak durgunluğa yol açmak ile faizleri erken indirerek enflasyonu yeniden canlandırmak arasındaki dengeyi kurmak.
ABD’de enflasyonun yüzde 2 hedefine kalıcı biçimde dönmemesi yalnızca Amerikan
vatandaşlarını ilgilendiren bir mesele değildir. Çünkü dolar dünya ekonomisinin temel rezerv ve finansman para birimidir. Fed’in faizleri yüksek tutması, dünyanın geri kalanı için de pahalı para anlamına gelir.
ABD tahvilleri yüksek getiri sunduğunda küresel yatırımcı açısından gelişmekte olan ülkelere para göndermenin cazibesi azalır. Daha yüksek risk taşıyan ülkelere yatırım yapılabilmesi için daha yüksek getiri talep edilir. Böylece şirketlerin ve devletlerin dış borçlanma maliyetleri artar.
Aynı zamanda yüksek ABD faizleri doları destekler. Doların güçlenmesi ise ithalatını ve
borçlanmasını dolar üzerinden yapan ülkeler açısından ek baskı yaratır.
Türkiye de bu mekanizmadan doğrudan etkileniyor.
Türkiye’de uygulanan ekonomi programı enflasyonun düşürülmesi, Türk lirasına güvenin
artırılması ve dış finansman koşullarının iyileştirilmesi üzerine kurulu. Fed’in faiz indirmesi, normal koşullarda gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarını destekleyebilir ve Türkiye’nin dış borçlanma maliyetlerini azaltabilir.
Ancak Fed faizleri uzun süre yüksek tuttuğunda Türkiye’nin yatırımcı çekebilmek için sunduğu reel getirinin de yüksek kalması gerekir. Bu durum Merkez Bankasının faiz indirim alanını sınırlandırabilir.
Yine de Türkiye’deki faiz kararlarını yalnızca Fed’e bağlamak doğru olmaz. Çünkü Türkiye’nin enflasyonu, bütçe politikası, kur beklentileri ve iç talep koşulları kendine özgüdür. Fed küresel finansman ortamını belirler; fakat Türkiye’nin sorunlarını tek başına ne yaratır ne de çözer.
Bugünkü küresel ekonomide dikkat çeken bir başka unsur da “yüksek faizin normalleşmesi”dir. Uzun yıllar boyunca gelişmiş ülkelerde sıfıra yakın faizler görüldü. Devletler ve şirketler çok düşük maliyetlerle borçlandı. Şimdi ise sermayenin yeniden bir fiyatı var.
Bu değişim, verimsiz şirketlerin finansmana ulaşmasını zorlaştırırken bütçe açığı yüksek ülkelerin faiz giderlerini artırıyor. Borcun sürdürülebilirliği yeniden ekonomik tartışmaların merkezine yerleşiyor.
Fed’in faiz indirmekte zorlanması yalnızca birkaç aylık para politikası tartışması değildir. Aynı zamanda ucuz para döneminin gerçekten sona erip ermediğine ilişkin daha büyük bir sorunun parçasıdır.
Dünya artık yalnızca ne kadar para bulunduğunu değil, o paranın maliyetini de yeniden
öğreniyor.






















