Küresel şirketlerin üretim kararları uzun yıllar boyunca basit bir mantığa dayanıyordu: Nerede daha ucuza üretebiliyorsan orada üret.
Bu yaklaşım Çin’in dünya fabrikasına dönüşmesini sağladı. Üretim ağları farklı kıtalara yayıldı, şirketler stoklarını azalttı ve tüketiciler daha ucuz ürünlere ulaştı.
Fakat salgın, savaşlar ve ticaret yaptırımları bu modelin zayıf yönlerini ortaya çıkardı. Bir
ülkedeki fabrikanın kapanması dünyanın diğer tarafındaki üretim hattını durdurabildi. Bir
limandaki aksama, binlerce şirketin teslimat planını bozdu.
Böylece şirketler maliyet kadar güvenilirliği de hesaplamaya başladı.
Bu dönüşümü anlatmak için kullanılan kavramlardan biri “friend-shoring”dir. Kavram, üretimin veya kritik tedarik süreçlerinin siyasi açıdan dost ve güvenilir kabul edilen ülkelere kaydırılmasını ifade eder.
Bunun benzeri olan “near-shoring” ise üretimin nihai pazara yakın ülkelere taşınmasıdır.
Her iki yaklaşım da aynı gerçeğe dayanıyor: En ucuz tedarikçi, ürününü zamanında teslim
edemiyorsa aslında en ucuz tedarikçi değildir.
Fakat bu dönüşümün dünya ekonomisi açısından bir bedeli var. Üretim siyasi bloklara göre yeniden düzenlenirse şirketler en verimli tedarikçiyi değil, en güvenli gördükleri tedarikçiyi seçebilir. Bu da üretim maliyetlerini artırabilir.
Ayrıca ülkelerin dost ve rakip gruplarına ayrılması, dünya ticaretinin parçalanmasına neden olabilir. Bir ülkede kullanılan teknoloji standardı diğerinde geçerli olmayabilir. Aynı ürün için iki farklı tedarik ağı kurulması gerekebilir.
Bu durum küresel ekonomide verimlilik kaybına ve daha yüksek fiyatlara yol açabilir.
Türkiye açısından friend-shoring ve near-shoring önemli fırsatlar içeriyor. Türkiye, Avrupa’nın hemen yanında bulunuyor ve uzun süredir Avrupa üretim zincirlerinin bir parçası. Otomotiv, beyaz eşya, tekstil, makine ve elektronik sektörlerinde önemli bir üretim kapasitesine sahip.
Avrupa merkezli şirketlerin Asya’ya olan bağımlılıklarını azaltmak istemesi Türkiye’ye yeni
yatırımlar getirebilir. Ürünlerin Avrupa’ya kısa sürede ulaştırılabilmesi ve Gümrük Birliği ilişkisi önemli avantajlardır.
Ancak “dost ülke” olmak yalnızca siyasi açıklamalarla belirlenmez. Yatırımcı açısından hukuki öngörülebilirlik, sözleşmelerin uygulanması, fiyat istikrarı ve enerji arzının güvenilirliği de dostluk kadar önemlidir.
Bir şirket üretimini Türkiye’ye taşıdığında on veya yirmi yıllık yatırım yapar. Bu nedenle döviz kurunun günlük seviyesinden çok, gelecekteki kuralların öngörülebilir olup olmadığına bakar.
Türkiye’nin bu dönüşümden yararlanabilmesi için düşük ücret avantajına dayanması yeterli değildir. Yüksek teknolojili üretime, nitelikli iş gücüne ve güçlü lojistik altyapıya ihtiyaç vardır.
Aksi halde Türkiye yalnızca düşük katma değerli üretimin yakın coğrafyadaki adresi haline
gelebilir. Oysa asıl hedef, tasarımın, teknolojinin ve karar merkezlerinin de Türkiye’de bulunması olmalıdır.
Küresel ekonomide üretim tamamen ülkelerin kendi sınırlarına dönmeyecek. Çünkü bütün
ürünleri tek ülkede üretmek pahalı ve verimsizdir. Ancak şirketler artık yumurtalarının tamamını aynı sepete koymak istemiyor.
Bu nedenle küreselleşmenin yeni döneminde en ucuz ülke olmak tek başına yeterli olmayacak.
Kazanan ülkeler, maliyet ile güvenilirlik arasında en iyi dengeyi kurabilenler olacak.






















