Ekonomi yalnızca rakamlarla değil, aynı zamanda algıyla da yönetilir. Bazen bir yatırım kararı bilanço analizleriyle değil, tek bir haber başlığıyla değişebilir. Tam da böyle bir dönemin içinden geçiyoruz. Bir yanda uluslararası finans çevrelerinin Türkiye’ye artan ilgisi, diğer yanda güvenlik algısını zedeleyebilecek gelişmeler…
Bu iki hattın aynı zaman diliminde kesişmesi, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Bu sadece bir tesadüf mü, yoksa daha derin bir okuma mı gerektiriyor?
Son dönemde dikkat çeken gelişmelerden biri, küresel finansın önemli aktörlerinden Rockefeller grubunun üst düzey yöneticilerinin Türkiye ziyareti oldu. Bu tür ziyaretler genellikle sembolik değil, stratejiktir.
Bu ziyaretin hemen ardından İstanbul Finans Merkezi’ne özellikle Orta Doğu kaynaklı yatırım ve finans kuruluşlarından gelen başvuruların artması, Türkiye’nin bölgesel finans merkezi olma iddiasının yeniden ciddiyet kazandığını gösteriyor.
Bu gelişmenin arkasında iki temel dinamik var.
Birincisi, Orta Doğu sermayesinin yeniden konumlanma ihtiyacı. Körfez ülkeleri başta olmak üzere bölgedeki yatırımcılar, yalnızca petrol gelirine dayalı bir ekonomik modelden çıkmaya çalışıyor. Bu dönüşüm, finansal varlıkların coğrafi çeşitlendirilmesini de beraberinde getiriyor. Türkiye, hem coğrafi konumu hem de piyasa derinliğiyle bu sermaye için doğal bir aday.
İkincisi, ABD-İran savaşı. Bu konuda şüphesiz en büyük tetikleyicilerden biri bu savaş. Savaşın başlangıcından beri Dubai’ye alternatif olarak İstanbul gündeme gelmeye başladı. Rockefeller ekibinin ziyaretini de bu gelişmeleri önceden satın almak ve doğru pozisyonla pazara girmek olduğunu düşünüyorum.
Tam da bu noktada, bugün Levent’te gerçekleşen silahlı saldırı gibi olaylar yalnızca bir asayiş meselesi olarak okunmamalı. İç ve dış politikanın bu kadar sıcak geçtiği şu günlerde her güç odağının bir stratejisi var. Bu saldırının da amacı büyük ihtimalle kargaşa ve güvensizlik ortamının tetiklenmesiydi.
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde dikkatlice ifa etmesi gereken iki görev bulunuyor:
Birincisi, İstanbul’u bölgesel bir finans merkezi haline getirecek yapısal reformları sürdürmek. İkincisi ise bu süreci destekleyecek güven ortamını hem gerçek hem de algısal düzeyde güçlendirmek.
Orta Doğu’daki krizin bizim için bir fırsat olup olmayacağını bu görevlerdeki başarımız
gösterecek.



























