Küreselleşmenin sona erdiği uzun süredir söyleniyor. Oysa dünyada ticaret hâlâ devam ediyor; şirketler farklı ülkelerde üretim yapıyor ve tüketiciler dünyanın öteki ucunda üretilen malları satın alıyor. Değişen şey küreselleşmenin kendisi değil, üzerine kurulduğu kurallar.
ABD yönetiminin çok sayıda ticaret ortağından yapılan ithalata yeni gümrük vergileri getirmesi, bu dönüşümün son örneklerinden biri oldu. Yeni tarifeler yalnızca Çin gibi stratejik rakipleri değil, ABD’nin müttefiklerini ve yakın ticaret ortaklarını da kapsıyor.
Buradaki gelişmeyi sıradan bir ticaret anlaşmazlığı olarak görmek doğru olmaz. Çünkü gümrük vergileri artık yalnızca yerli üreticiyi yabancı rekabetten korumak amacıyla kullanılmıyor. İnsan hakları, ulusal güvenlik, tedarik zinciri güvenliği, teknoloji politikası ve kamu geliri gibi birçok amaç aynı aracın içine yerleştiriliyor.
Ekonomi teorisine göre, bir ülke ithal ettiği mallara vergi koyduğunda yabancı ürünlerin iç piyasadaki fiyatı yükselir. Böylece yerli üreticiye rekabet avantajı sağlanması beklenir. Fakat bunun bir maliyeti vardır. İthal girdiler pahalanır, tüketicilerin ödediği fiyat artar ve diğer ülkeler misilleme yaparsa ihracatçılar da zarar görür.
Bu nedenle gümrük vergisi, ilk bakışta yabancı üreticiye kesilmiş bir ceza gibi görünse de faturanın bir bölümü çoğu zaman verginin uygulandığı ülkedeki tüketiciye çıkar.
ABD’nin yeni yaklaşımındaki asıl önemli nokta, tarifelerin geçici kriz önlemleri olmaktan çıkmasıdır. Eskiden ticaret savaşlarının belirli bir müzakere sonunda sona ereceği düşünülürdü. Bugün ise gümrük vergileri, yeni ekonomik düzenin kalıcı unsurlarından biri hâline geliyor.
Bu dönüşüm, şirketlerin yatırım kararlarını da değiştiriyor. Bir şirket artık yalnızca ücretlerin ve hammaddenin ucuz olduğu ülkelere bakmıyor. Üretim yapacağı ülkenin ABD ile siyasi ilişkilerini, gelecekte karşılaşabileceği vergileri ve tedarik zincirinin yaptırım riski taşıyıp taşımadığını da hesaplıyor.
Böylece küresel ekonomi, en verimli üretim modelinden en güvenli görülen üretim modeline yöneliyor. Güvenlik arttıkça verimlilik azalabiliyor; maliyetler yükselirken dünya ticaretinin büyüme hızı yavaşlayabiliyor.
Türkiye açısından bu tablonun hem fırsatları hem de riskleri bulunuyor.
Türkiye; Avrupa’ya yakınlığı, gelişmiş üretim kapasitesi, Gümrük Birliği bağlantısı ve çeşitlenmiş sanayi altyapısıyla alternatif bir tedarik merkezi olabilir. Özellikle tekstil, otomotiv yan sanayisi, makine, beyaz eşya, kimya ve savunma gibi alanlarda üretimin bir bölümünü üzerine çekebilir.
Fakat bunun kendiliğinden gerçekleşeceğini düşünmemek gerekir. Yeni ticaret düzeninde yalnızca ucuz üretim yeterli değildir. Ürünün hangi girdilerle üretildiği, tedarik zincirinde zorla çalıştırmanın bulunup bulunmadığı, karbon ayak izi ve verinin nerede tutulduğu giderek daha fazla önem kazanıyor.
Türkiye’nin avantaj elde edebilmesi için gümrük duvarlarının arkasında kalmaması, ticaret anlaşmalarını çeşitlendirmesi ve üretim standartlarını yükseltmesi gerekiyor.
Dünya, serbest ticaretten tamamen vazgeçmiyor. Fakat ticaret artık eskisi kadar serbest de değil. Yeni küreselleşmede mallar sınırları geçmeye devam edecek. Ancak hangi malın hangi sınırdan, ne kadar vergiyle geçeceğine ekonomi kadar siyaset de karar verecek.






















