Ekonomi tartışmalarında genellikle enflasyonu, faizleri, döviz kurlarını veya büyüme rakamlarını konuşuyoruz. Oysa dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülkesini aynı anda tehdit eden çok daha büyük bir sorun sessizce büyüyor: nüfusun yaşlanması.
Bugün Japonya'dan Almanya'ya, Çin'den Güney Kore'ye kadar birçok ülke tarihinin en düşük doğurganlık oranlarıyla karşı karşıya. Sorun yalnızca daha az çocuk doğması değil. Asıl mesele, çalışan nüfusun giderek azalırken emekli nüfusun hızla artması.
Ekonomiler büyüyebilmek için üç temel unsura ihtiyaç duyar: sermaye, teknoloji ve iş gücü. Son yıllarda teknoloji ve sermaye tarafında büyük ilerlemeler yaşanırken iş gücü tarafında tam tersine bir daralma görülüyor. Birçok ülke artık işsizliği değil, çalışacak insan bulamamayı tartışıyor.
Bu dönüşümün ilk büyük örneği Japonya oldu. 1990'lı yıllarda dünyanın yükselen ekonomik gücü olarak görülen Japonya, sonraki otuz yılda düşük büyüme, düşük enflasyon ve yaşlanan nüfus sarmalına girdi. Bugün Japonya'da nüfus her yıl küçülüyor. Birçok kırsal bölgede okullar kapanıyor, köyler boşalıyor ve işverenler çalışacak personel bulmakta zorlanıyor.
Benzer bir süreç artık Çin'de de yaşanıyor.
Uzun yıllar boyunca uygulanan tek çocuk politikası ve kentleşme süreci, Çin'in nüfus yapısını köklü biçimde değiştirdi. Birleşmiş Milletler verilerine göre Çin'in nüfusu artık büyümüyor; aksine küçülmeye başladı. Oysa Çin'in son kırk yıldaki ekonomik başarısının temelinde genç ve bol iş gücü bulunuyordu. Şimdi bu avantaj yavaş yavaş ortadan kalkıyor.
Daha da çarpıcı örnek Güney Kore. Ülkede doğurganlık oranı kadın başına 1 çocuğun bile altına gerilemiş durumda. Basit bir ifadeyle her nesil bir öncekinden daha küçük hale geliyor. Uzun vadede bu durum yalnızca nüfusun azalması değil, ekonomik büyümenin de yavaşlaması anlamına geliyor.
Avrupa da benzer bir sorunla karşı karşıya. Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler iş gücü açığını büyük ölçüde göç yoluyla kapatmaya çalışıyor. Son yıllarda göç tartışmalarının sertleşmesinin arkasında yalnızca siyasi nedenler değil, ekonomik gerçekler de bulunuyor. Çünkü yaşlanan ekonomiler çalışacak genç nüfusa ihtiyaç duyuyor.
Türkiye ise uzun süre genç nüfus avantajına sahip ülkeler arasında gösterildi. Ancak son veriler bu avantajın hızla zayıfladığını gösteriyor. Doğurganlık oranları yenilenme seviyesinin altına düşmüş durumda. Ortalama yaş yükseliyor ve nüfus piramidi giderek değişiyor.
Bunun ekonomik sonuçları oldukça önemli.
Bugün çalışan nüfusun ödediği primlerle finanse edilen sosyal güvenlik sistemleri, gelecekte daha fazla emekliyi desteklemek zorunda kalacak. Çalışan sayısı azalırken emekli sayısı artarsa, sosyal güvenlik sistemlerinin üzerindeki yük de büyüyecek. Dünyanın birçok ülkesinde emeklilik yaşının yükseltilmesi tartışmalarının temel nedeni budur.
Peki teknoloji bu sorunu çözebilir mi?
Yapay zekâ ve robotik sistemler verimliliği artırabilir. Özellikle üretim sektöründe iş gücü
açığının bir bölümünü kapatabilir. Ancak yaşlanan nüfusun yarattığı tüm ekonomik sorunları ortadan kaldırmaları kolay görünmüyor. Çünkü ekonomiler yalnızca üretimden ibaret değildir; aynı zamanda tüketim, girişimcilik ve dinamizm gerektirir. Genç nüfusun azalması bu alanlarda da etkisini gösterir.
Son yıllarda ekonomistler arasında dikkat çekici bir görüş güçlenmeye başladı: 21. yüzyılın en büyük ekonomik sorunu enflasyon veya kamu borçları değil, demografik dönüşüm olabilir.
Çünkü faiz artırabilirsiniz, vergileri değiştirebilirsiniz, para politikalarını yeniden
tasarlayabilirsiniz. Ancak doğmayan bir çocuğu ekonomi politikalarıyla kısa vadede geri
getiremezsiniz.
Bugün birçok ülke sessiz bir krizle karşı karşıya. Bu kriz ne manşetlerdeki kadar görünür ne de finansal piyasalardaki kadar ani. Ancak etkileri çok daha uzun süre hissedilebilir.
Belki de geleceğin ekonomisini belirleyecek soru artık "ne kadar büyüyoruz?" değil, "kaç kişiyle büyüyeceğiz?" sorusudur.


























