Yapay zekâ denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak ChatGPT, Gemini, Claude veya görüntü üreten algoritmalar geliyor. Tartışmalar genellikle yazılımlar, algoritmalar ve insan hayatına etkileri etrafında dönüyor. Oysa yapay zekâ devriminin görünmeyen tarafında çok daha büyük bir mücadele yaşanıyor: enerji ve altyapı yarışı.
Bugün dünyanın en değerli teknoloji şirketleri yalnızca daha iyi yapay zekâ geliştirmeye
çalışmıyor. Aynı zamanda bu sistemleri çalıştırabilecek veri merkezlerini, enerji kaynaklarını ve iletişim altyapılarını inşa etmek için milyarlarca dolar harcıyor.
Çünkü yapay zekâ yalnızca yazılımdan ibaret değil.
Bir yapay zekâ modeli eğitilirken milyonlarca hatta milyarlarca parametre işleniyor. Bu işlem için binlerce yüksek performanslı işlemci aynı anda çalışıyor. Bu işlemcilerin çalışabilmesi için büyük miktarda elektrik gerekiyor. Dahası, ortaya çıkan ısının kontrol altına alınması için ek enerji harcanıyor.Başka bir ifadeyle yapay zekâ çağının görünmeyen hammaddesi veri değil, elektriktir.
Bu nedenle son iki yıldır OpenAI, Google, Meta ve Elon Musk'ın xAI şirketi yalnızca yazılım geliştirmiyor; aynı zamanda dev veri merkezleri kuruyor. ABD'nin Teksas, Virginia ve Arizona gibi eyaletleri, yeni nesil yapay zekâ altyapısının merkezleri haline gelmeye başladı.
Özellikle Virginia eyaleti bugün dünyanın en büyük veri merkezi kümelenmelerinden birine ev sahipliği yapıyor. Bazı tahminlere göre yalnızca bu bölgedeki veri merkezlerinin elektrik tüketimi birçok küçük ülkenin toplam tüketimine yaklaşmış durumda.
Bu gelişme enerji piyasalarında da önemli sonuçlar doğuruyor.
Uzun yıllar boyunca dijitalleşmenin enerji tüketimini azaltacağı düşünülüyordu. Ancak yapay zekâ devrimi bu beklentiyi tersine çevirmiş görünüyor. Uluslararası Enerji Ajansı'nın
projeksiyonlarına göre veri merkezlerinin elektrik talebi önümüzdeki yıllarda katlanarak
büyüyecek.
Belki de bu nedenle son dönemde nükleer enerji yeniden gündeme geliyor.
Bir süre önce kapanması planlanan bazı nükleer santrallerin faaliyet süreleri uzatıldı. ABD'de, Avrupa'da ve hatta Japonya'da yeni nesil küçük modüler reaktörler üzerine çalışmalar hızlandı. Teknoloji şirketleri de artık enerji şirketleriyle doğrudan anlaşmalar yapmaya başladı.
Çünkü yapay zekâ yarışını kazanmak için yalnızca iyi mühendisler değil, yeterli elektrik de
gerekiyor.
Bu yarışta dikkat çeken bir başka bölge ise Körfez ülkeleri.
Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan son yıllarda yapay zekâ ve veri merkezi yatırımlarına milyarlarca dolar ayırıyor. İlk bakışta bu durum şaşırtıcı görünebilir. Ancak aslında oldukça mantıklı. Bu ülkeler enerji üretiminde güçlü konumlarını kullanarak geleceğin dijital ekonomisinde de yer almak istiyorlar. Petrol çağında enerji ihraç eden ülkeler, yapay zekâ çağında veri merkezi ihracatçısı olmayı hedefliyor.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde?
Türkiye son yıllarda dijital altyapısını önemli ölçüde geliştirdi. Veri merkezleri, bulut hizmetleri ve telekomünikasyon yatırımları artıyor. Ancak küresel ölçekte bakıldığında henüz yapay zekâ altyapısı yarışının ön sıralarında bulunduğumuzu söylemek zor.
Bunun temel nedenlerinden biri enerji meselesi. Yapay zekâ ekonomisinin merkezinde ucuz, kesintisiz ve sürdürülebilir enerji bulunuyor. Bu nedenle enerji politikası ile teknoloji politikası artık birbirinden ayrı düşünülemiyor.
Geçmişte ülkeler sanayi devrimine hazırlanırken limanlar, yollar ve fabrikalar inşa ediyordu. Bugün ise veri merkezleri, fiber optik ağlar ve enerji altyapıları yeni çağın sanayi tesisleri haline geliyor. Belki de önümüzdeki yıllarda ekonomik kalkınmayı belirleyecek soru şu olacak:
Bir ülkenin kaç fabrikası olduğu değil, kaç veri merkezi çalıştırabildiği.
Yapay zekâ çağında rekabet yalnızca algoritmalar arasında yaşanmıyor. Aynı zamanda enerji sistemleri, elektrik şebekeleri ve altyapılar arasında da yaşanıyor. Bu nedenle yapay zekâyı yalnızca bir teknoloji devrimi olarak görmek eksik kalır.
Yapay zekâ aynı zamanda yeni bir sanayi ve enerji devrimidir.

























