Bir şehrin siluetine baktığınızda ne görürsünüz? Gökyüzüne uzanan kuleler, estetik köprüler, devasa konut projeleri… Peki, bu binaların reklam billboardlarına baktığınızda ne görürsünüz? "X İnşaat Gururla Sunar", "Müteahhit Ahmet Bey’in Vizyon Projesi".
Peki ya o binaları gerçekten var edenler? Geceler boyu statik hesaplar yapanlar, milim milim betonarme detayı çözenler, çamurun ve tozun içinde baretiyle ömür tüketenler nerede? Onlar yok. Onlar, Türkiye’deki devasa inşaat çarkının içinde bilerek ve isteyerek "görünmez" kılınmış mimarlar ve mühendisler.
Bugün Türkiye’de teknik eleman olmak, akıntıya karşı kürek çekmekten farksız. Eğitim hayatı boyunca calculus dersleriyle, mukavemet formülleriyle, tasarım teorileriyle beynini bileyen genç bir mühendis ya da mimar, mezun olup şantiyeye adım attığı an soğuk bir gerçekle tokatlanıyor: "Burada bilimin değil, parayı verenin sözü geçer."
Sistem, teknik insanı projenin "beyni" olarak değil, bürokratik engelleri aşmak için kullanılan birer "imza makinesi" olarak görüyor. Şantiyelerdeki hiyerarşi o kadar çarpık ki, hayatında tek bir mühendislik kitabı kapağı açmamış, vizyonu sadece "metrekareden nasıl kar ederim" olan bir müteahhit; yıllarını bu işe vermiş kıdemli bir inşaat mühendisine ya da mimara çok rahat üstten bakabiliyor. Bilimsel bir gereklilik, maliyet duvarına çarptığı an müteahhitler tarafından "Bize masraf çıkarma şefim, idare et" cümlesiyle geçiştirilmeye çalışılıyor. Teknik insanların itirazları, "fazla teorik olmakla" ya da "işi yavaşlatmakla" suçlanıyor.
İşin ekonomik ve sosyal boyutu ise tam bir dram. Bugün üniversitelerin kontrolsüzce açılmasıyla birlikte piyasada yaratılan mühendis ve mimar enflasyonu, bu meslek gruplarının emeğini kelimenin tam anlamıyla sömürülebilir hale getirdi. Yeni mezun bir mimarın veya mühendisin asgari ücrete, hatta bazen "tecrübe kazansın" diye karın tokluğuna şantiyelerde 12-14 saat çalıştırıldığı bir sır değil. Şantiye şefliği gibi, yıkılan bir binada doğrudan hapis cezasıyla sonuçlanacak devasa bir hukuki sorumluluk, üç kuruşluk maaşlar karşılığında genç meslektaşların sırtına yükleniyor.
Sonuç ne oluyor biliyor musunuz? Mesleki heyecanını ve onurunu şantiyede kaybeden, ekonomik olarak ezilen teknik insanlar ya sistemi kanıksayıp "görünmezleşiyor" ya da ilk fırsatta ülkeyi terk ediyor. Bugün en parlak inşaat mühendislerimiz, en yaratıcı mimarlarımız Almanya’da, Körfez ülkelerinde, dünyanın dört bir yanında el üstünde tutulurken, biz kendi ülkemizi alaylı ustaların ve rantiye zihniyetinin insafına bırakıyoruz.
Bir binanın güvenliği, betonunun kalitesi kadar o betonun başında duran mühendisin refahı, bağımsızlığı ve mesleki saygınlığı ile ölçülür. Mühendisini ezdiğin, mimarını şantiyede figüran yaptığın bir sistemde, attığın her temel bir gün çökmeye mahkumdur.
Artık anlamak zorundayız: Müteahhit binayı yapan değil, sadece finanse eden kişidir. Binayı yapan bilimdir, tekniktir, mimardır, mühendistir. Onları şantiyenin bodrum katlarındaki karanlık odalardan çıkarıp, hak ettikleri saygınlığı ve karar yetkisini vermediğimiz sürece, şehirlerimiz estetikten yoksun birer beton yığını, binalarımız ise potansiyel birer tabut olmaya devam edecek. Sanatın ve bilimin görünmez kılındığı bir ülkede, sadece cehalet görünür olur.



























