Geçenlerde bir dost meclisinde kulak misafiri oldum; tekstille uğraşan bir tanıdık, işlerin durgunluğundan dert yanıp şunu söylüyordu: "Piyasalar çok sıkışık, nakit akmıyor. Bizim hanımın köydeki arsa kat karşılığına uygun, acaba ufaktan bir inşaata mı girsek?"
İşte Türkiye’deki inşaat sektörünün röntgeni tam olarak bu cümlede gizli. Bizde inşaat yapmak, bir mühendislik ya da vizyon işi değil; sıkışınca sığınılacak bir "B planı", hızlıca köşe dönülecek bir finansal enstrüman olarak görülüyor. Sonuç mu? Tam anlamıyla bir "müteahhit enflasyonu" ve onun kaçınılmaz ikizi olan nitelik sefaleti.
Rakamlar yalan söylemez. Şöyle arkamıza yaslanıp bir bakalım: Tüm Avrupa kıtasında (Almanya, Fransa, İngiltere dahil onlarca ülkede) toplam müteahhit sayısı 25-30 bin civarındayken, sadece Türkiye’de bu sayı yüz binlerle ifade ediliyor. Ticaret odalarının kayıtları, "müteahhitlik belgesi" almış insan tarlası gibi. Berlin’de, Paris’te bir bina dikmek için kırk dereden su getirmeniz, yıllarca liyakat ve sermaye rüştünüzü ispat etmeniz gerekirken; bizde ceketini alan, arkasına bir-iki yatırımcı bulan herkes sabah uyanıp kendini "yap-satçı" ilan edebiliyor.
Peki, bu kontrolsüz çoğalmanın faturasını kim ödüyor? Tabii ki biz, yani tabut binaların içine hayatlarını sığdırmaya çalışan vatandaşlar.
Sektörde aktör çok ama "aktörlerin kalitesi" yerlerde sürünüyor. Finansal gücü pamuk ipliğine bağlı, teknik bilgisi "usta ne derse o" seviyesinde olan bu devasa kitle, piyasayı da zehirliyor. Gerçekten işini namusuyla, mühendisliğiyle, mimarisiyle yapan nitelikli firmalar; maliyet hesabı yapmayı bilmeyen, malzemeden çalarak fiyat kıran merdiven altı müteahhitlerle rekabet etmek zorunda kalıyor.
Daha da acısı, bu "enflasyon" mimar ve mühendisleri değersizleştiriyor. İşin uzmanı olan statikerler, zemin mekaniği uzmanları şantiyelerde birer "prosedür imzacısı" konumuna indirgenmiş durumda. Müteahhit patrisyen, mühendis ise onun maliyet düşürme baskısı altında ezilen kölesi rolünde. Oysa bir ülkenin yapı stoğu, o ülkenin gelişmişlik ve uygarlık seviyesidir. Biz uygarlığımızı, vizyonu sadece "kaç daire çıkartırız" hesabı olan insanların insafına bırakıyoruz.
Yasal düzenlemelerle müteahhitlik sınıflara ayrıldı, kağıt üstünde bazı kısıtlamalar getirildi; evet, bu bir adımdır ama yetersizdir. Türkiye'nin acilen radikal bir "arınmaya" ihtiyacı var. Müteahhitlik, parası olanın değil; bilgisi, sorumluluğu, ahlakı ve liyakati olanın yapabileceği elit ve çok sıkı denetlenen bir meslek haline gelmeli.
Aksi takdirde, her depremden sonra müteahhit peşine düşen, her sağanak yağmurda istinat duvarı çöken, her sokakta bitmeyen inşaat krizleriyle boğuşan bir ülke olmaktan öteye gidemeyiz. Niceliği değil, niteliği kutsadığımız gün kurtulacağız. Ama o güne kadar, başımızı soktuğumuz evlerin sağlamlığından ziyade, müteahhidinin insafına dua etmeye devam edeceğiz.



























