Şantiyelerimizin girişinde asılı olan o meşhur tabelaları bilirsiniz: Üzerinde projenin adı, müteahhit, mimar ve hemen altında da yaldızlı harflerle "X Yapı Denetim Ltd. Şti." yazar. O tabela oradaysa, kanunlara uygun, her aşaması uzmanlarca incelenmiş, güvenli bir yapının yükseldiğine inanmamız beklenir.
Ama gelin kendimizi kandırmayalım. Türkiye’de inşaat sektörünün en acı, en vahim virajlarından biri tam olarak burada dönüyor: Biz buna sektörün içindekilerin gayet iyi bildiği, dışındakilerin ise bedelini canıyla ödediği "Denetim Tiyatrosu" diyoruz.
Kağıt üstünde her şey kusursuzdur. Dünyanın en modern, en sıkı deprem yönetmeliklerinden birine sahibiz. Laboratuvar raporlarına baksanız betonlar "C30-C35" standardında, demirlerin çekme testleri mükemmel, vizeler eksiksiz. Gelgelelim, o kağıtların temsil ettiği gerçek binalara dokunduğunuzda, elinizde kalan un ufak olmuş betonlar ve paslanmış demirler oluyor. Çünkü bizde sistem, güvenli bina üretmek üzerine değil, "kitabına uydurulmuş evrak üretmek" üzerine kurulmuş durumda.
Bu tiyatronun ilk perdesi malzeme kalitesinde açılıyor. Çimento, demir ve işçilik maliyetleri tavan yaptıkça, piyasadaki bazı aktörlerin ilk refleksi ne yazık ki hâlâ "nasıl kısarız?" oluyor. Projede yazan demir donatı miktarını şantiyede büküp yerleştiren ustanın başındaki denetim eksikse, o demir eksik atılır. Hazır beton mikseri şantiyeye yanaştığında, beton rahat aksın diye içine gizlice su basan mikser şoförüne ya da kalıpçıya kimse dur demezse, o betonun mukavemeti daha dökülürken yarı yarıya düşer. Dökülen betonun günlerce sulanması, tabiricaizse "bebek gibi bakılması" gerekirken; "vakit nakittir" diyen müteahhidin baskısıyla bir sonraki katın kalıbı çakılır.
İkinci perde ise denetim mekanizmasının ta kendisidir. Yapı denetim sistemi, havuz modeliyle (bakanlık atamasıyla) nispeten düzeltilmeye çalışılsa da, geçmişten gelen o "parayı veren düdüğü çalar" alışkanlığı tam olarak kırılamadı. Şantiyeye sadece beton dökülürken uğrayan, demir montajını uzaktan süzüp imzayı basan, projedeki detayların sahada uygulanıp uygulanmadığını titizlikle incelemeyen bir denetim anlayışı can almaya devam ediyor. Genç, tecrübesiz ya da asgari ücrete çalışan yapı denetim mühendislerinin, koca koca şantiye kurtlarının ve müteahhitlerin karşısında ne kadar bağımsız karar verebildiği ise büyük bir soru işareti.
Daha da fenası, bu sistemde "hata bulmak" cezalandırılıyor gibi bir algı var. İşini namusuyla yapıp inşaatı durdurmaya kalkan denetçiler tehdit ediliyor, darp ediliyor ya da bir şekilde sistemin dışına itilmeye çalışılıyor.
Biz her depremden, her bina çökmesinden sonra laboratuvar sonuçlarını, numune tüplerini tartışıyoruz. Oysa tartışmamız gereken şey ahlak ve sorumluluk. Bir binanın güvenliği, sadece beton mikserinden alınan o tek bir "şahit numunenin" laboratuvarda iyi sonuç vermesiyle ölçülemez. O betonun kolonun içine nasıl yerleştiğiyle, demirin nasıl bağlandığıyla, paspayının bırakılıp bırakılmadığıyla ölçülür.
Yönetmelikleri kalınlaştırmak, cezaları artırmak yetmez. Türkiye'nin şantiyelerdeki bu "evrak tamamlama" simülasyonundan çıkması gerekiyor. Dijital şantiye takip sistemleri, betonun içindeki çiplere kadar uzanan teknolojik denetimler ve en önemlisi denetçinin tam bağımsızlığı şart.
Aksi takdirde biz lüks rezidans reklamlarında "depreme dayanıklı rady jeneral temel" cümlelerini dinlerken, arkada fon perdesi sürekli değişen ama finali hep aynı olan bu ölümcül tiyatroyu izlemeye devam ederiz. Ve ne yazık ki bu tiyatronun biletini hepimiz çok ağır ödüyoruz.



























