Amerika’da düzenlenen turnuva milli takım için sona erdi. Sonuç istediğimiz gibi olmadı. Belki gruptan çıkamadık, belki beklentileri karşılayamadık. Ama bazı gerçekleri de görmezden gelmemek gerekiyor.
Öncelikle sahadaki skordan önce tribünlerde yazılan bir hikâye vardı.
Türkiye’nin dört bir yanından, Avrupa’dan ve dünyanın farklı ülkelerinden binlerce Türk, sadece ay-yıldızlı formayı desteklemek için binlerce dolar harcayarak Amerika’ya geldi. Biz de Bursa’dan iş insanlarımız ve milli takım sevdalısı vatandaşlarımızla birlikte önce San Francisco’daki maça, ardından Los Angeles’taki karşılaşmaya gittik.

Tribünlerde tek bir amaç vardı; 90 dakika boyunca Türkiye demek, Türk bayrağını gururla taşımak ve milli takımımızın yanında olmak.
Evet, üzüldük.
Beklediğimiz futbolu göremediğimiz anlar oldu.
Ancak son maçta güçlü Amerika’yı mağlup ederek hepimizin içine bir nebze olsun su serpildi.
Bugün dönüp baktığımızda Amerika’yı yenebilen tek takımın Türkiye olması da ayrı bir gurur olarak hafızalarda kaldı.
Sonuçlar tartışılır…
Teknik ekip eleştirilir…
Federasyon sorgulanır…
Ama yaşanan o milli heyecanın değeri hiçbir skorla ölçülemez.

Ne yazık ki televizyon ekranlarında bazı yorumcuların ve sosyal medyada bazı kesimlerin milli futbolcuları adeta hedef tahtasına çevirdiğini gördük.
Buradan açıkça söylüyorum;
20-30 yaşlarındaki genç futbolcularımıza hakaret ederek, onları yerden yere vurarak bu ülkeye ne kazandırıyorsunuz?
Gerçekten Türk futboluna katkınız mı var?
Yoksa hamaset yaparak reyting mi topluyorsunuz?
Eleştiri elbette olacaktır.
Ancak eleştiri ile hakaret arasındaki çizgiyi kaybettiğimiz gün, sadece futbolu değil, geleceğimizi de kaybederiz.

Unutmayalım…
Türkiye tam 24 yıl sonra yeniden bu organizasyonda yer aldı.
Dünya Kupası’na katılmayı başardığımız gün nasıl sokaklarda sevindiysek, bugün de bu başarının kıymetini bilmek zorundayız.
Biraz geçmişe dönelim.
Şenol Güneş döneminden sonra milli takımın yaşadığı düşüşü hepimiz gördük.
Eğer hesap sorulacaksa, futbolun bugün geldiği noktadan sadece sahadaki futbolcular sorumlu tutulamaz.
Yıllarca yapılan yanlış planlamalar…
Altyapıya yeterince önem verilmemesi…
Milli takım ruhunu taşıyamayan teknik tercihler…
Yanlış federasyon politikaları…
Bütün bunlar konuşulmadan faturayı sadece futbolculara kesmek büyük haksızlıktır.
Türk futbolunun bugün en büyük problemlerinden biri de Süper Lig’deki yabancı oyuncu politikasıdır.
Ben, yabancı oyuncu sınırlamasının yeniden Türk futbolunun geleceğini koruyacak şekilde düzenlenmesi gerektiğine inanıyorum.
Çünkü bugün dönüp baktığımızda hepimizin sorduğu ortak soru şu oldu:
Allah aşkına… Biz neden yıllardır güvenebileceğimiz bir santrfor yetiştiremiyoruz?
Bu sadece teknik direktörün ya da futbolcuların değil, yıllardır futbolu yöneten herkesin ortak sorumluluğudur.
Şapkayı herkes önüne koymalıdır.
Federasyon da…
Kulüpler de…
Teknik adamlar da…
Yöneticiler de…
Medya da…
Çünkü milli takım sadece sahadaki 11 oyuncudan ibaret değildir.
Son olarak…
Amerika’da binlerce kilometre uzakta bizlere yeniden milli maç heyecanını yaşatan, ay-yıldızlı forma için mücadele eden tüm futbolcularımıza gönülden teşekkür ediyorum.
Sonuçlar gelir geçer.
Ama o tribünlerde söylenen İstiklal Marşı…
Dalgalanan Türk bayrakları…
Binlerce kilometre ötede “Türkiye” diye haykıran insanların oluşturduğu atmosfer…

İşte bunlar ömür boyu unutulmayacak hatıralardır.
Bugün ihtiyacımız olan şey; birbirimizi suçlamak değil, Türk futbolunu yeniden ayağa kaldıracak ortak aklı oluşturabilmektir.
Çünkü bu forma hepimizin.
Ve bu bayrak, her şeyin üzerindedir.


























