Bursa Büyükşehir Belediye Meclisi’nde dün yaşananlar, sadece bir tartışmanın ötesinde, kent adına derin bir hayal kırıklığına dönüştü. İzleyen herkesin ortak duygusu şuydu: Utanç.
Elbette suya yapılan zam tartışılır. Hatta tartışılmalıdır. Halkın cebine dokunan her karar, meclis üyelerinin en sert şekilde eleştirmesi gereken konuların başında gelir. Bu, temsil sorumluluğunun bir gereğidir. Ancak asıl soru şudur: Yöntem bu mu?
Demokrasi; bağırarak, yürüyerek, parmak sallayarak değil, veriyle, akılla ve ciddiyetle işler. Ne yazık ki Bursa’da dün izlediğimiz tablo, bir yerel yönetim meclisinden çok, kontrolünü kaybetmiş bir sokak tartışmasını andırıyordu. Sözler sertleşti, üslup düştü, sınırlar aşıldı. “Sen kimsin?” diye bağırılan bir ortamda artık ne hizmet konuşulabilir ne de çözüm üretilebilir.
Daha da düşündürücü olan ise seçici hassasiyet meselesi. Su zammına karşı ayağa kalkanların, hayatın diğer alanlarında yaşanan zamlar karşısındaki sessizliği dikkat çekiyor. Elektrik, doğalgaz, gıda… Vatandaşın günlük yaşamını etkileyen pek çok kalemde artış yaşanırken aynı refleksi görmek mümkün olmuyor. Bu da ister istemez şu soruyu doğuruyor: Tepkiler gerçekten halk için mi, yoksa siyasetin konjonktürel refleksi mi?
Öte yandan şehirdeki başka bir rahatsızlık da göz ardı ediliyor. Trafikteki denetim anlayışı, birçok vatandaşta “ceza yazmaya odaklı bir sistem” algısı oluşturmuş durumda. Gece saatlerinde adeta pusu kurulduğu hissi, güven duygusunu zedeliyor. Trafik düzeni elbette sağlanmalı, kurallar uygulanmalı. Ancak bu uygulamaların adil, ölçülü ve kamu yararı gözetilerek yapılması gerekir. Bu konu mecliste yeterince gündeme geliyor mu? Görünüşe göre hayır.
Dünkü toplantıda yaşanan bir diğer çelişki ise siyasi tutumda ortaya çıktı. Grup toplantılarında üzerinde uzlaşılan bazı tekliflerin, meclis salonunda tamamen siyasi reflekslerle reddedilmesi, karar alma mekanizmasının ciddiyetini sorgulatır hale getirdi. Aynı konuya grup içinde “evet” deyip, genel kurulda “hayır” demek; siyasetin değil, tutarsızlığın göstergesidir.
Bursa, siyasi gerilimlerin tatmin alanı değildir. Bu şehir, hizmet bekleyen milyonların ortak yaşam alanıdır. Meclis üyeleri de bu sorumluluğun temsilcileridir. O koltuklar, bağırmak için değil; çözüm üretmek için vardır.
Bir öneri belki radikal ama düşündürücü olabilir: Trafikte tartışma sırasında aracından inip agresif davranan sürücülere ağır cezalar uygulanıyor, 180 bin lira para cezası ve ehliyetleri iptal ediliyor. Aynı mantık neden meclis için geçerli olmasın? Hakaret eden, yerinden fırlayıp fiziksel gerilim yaratan bir meclis üyesine ciddi yaptırımlar uygulanamaz mı? En azından caydırıcı cezalar, hatta görevden uzaklaştırma gibi mekanizmalar tartışılamaz mı? Belki o zaman meclis kürsüsünde sesler değil, argümanlar yükselir.
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey'in ortamı yatıştırma çabası yeterli olmadı. Yıldırım Belediye Başkanı Oktay Yılmaz'ın çıkışı tansiyonu daha da artırdı. Ancak asıl kırılma noktası, parti sözcülerinin tavrında yaşandı. Tartışma, siyasi rekabet sınırlarını aşarak kişisel gerilime dönüştü.
Dün olanlar, sadece bir toplantının değil, siyaset dilinin de sorgulanması gerektiğini gösterdi. Çünkü mesele artık kimin haklı olduğu değil, nasıl konuşulduğudur.
Bursa daha iyisini hak ediyor. Mesele Mustafa Bozbey değil Bursa dır, siyasi davranarak Ak Partili Meclis üyeleri Bursalıları cezalandırıyor diyebiliriz. Vatandaş, kavga değil hizmet görmek istiyor. Ve bu beklenti, ertelenebilecek bir talep değil.
Zaman Var, Verim Yok: Mecliste Saatler Konuştu, Bursa Bekledi
Dünkü toplantının bir diğer dikkat çeken yönü ise zaman yönetimindeki savrulma oldu. Meclis saat 15.00’te başladı, ancak yaklaşık 16.20’ye kadar geçen sürede somut bir ilerleme sağlanamadı. Gündem dışı temenniler, anma konuşmaları ve çoğu durumda gereksiz yere uzayan değerlendirmeler, toplantının verimliliğini ciddi şekilde gölgeledi.
Elbette belirli gün ve olaylara değinmek, toplumsal hafızayı diri tutmak açısından kıymetlidir. Ancak bunun bir sınırı, bir ölçüsü olmalıdır. Nitekim dün yapılan konuşmaların önemli bir bölümü, meclisin asli işlevi olan karar üretme sorumluluğundan uzaklaştı.
Ayrıca grubu bulunan her partiye söz verilmesi, demokratik temsil açısından doğru bir uygulama olsa da; bu hakkın “bol keseden konuşma”ya dönüşmesi, sürecin ciddiyetini zedeledi. Aynı konuların tekrar edilmesi, uzayan söylemler ve içerikten çok gösteriye dayalı konuşmalar, meclisin ilk bölümünü adeta bir “siyasi vitrin”e çevirdi.
Sonuç ne oldu?
Toplantının büyük bölümü önce şov, ardından kavga ile geçti.
Ve her zamanki gibi kaybeden yine aynı kesim oldu:
Meclisten karar bekleyen Bursalılar.
Gündemdeki pek çok konu sonuçlandırılamadı, kararlar alınamadı, işler bir kez daha ertelendi.
Yani Bursa’nın meseleleri yine bir sonraki toplantıya kaldı.
Sormak gerekiyor:
Bu meclis, konuşmak için mi var; yoksa çözüm üretmek için mi?




























