Büyüme rakamlarının açıklandığı ve enflasyonla karşılaştırıldığı şu günlerde ekonomi tartışmalarında hararetli argümanlar duyuyorum. Masanın bir tarafı “büyüme artarken enflasyon düşemez” diyor; diğer taraf ise “fiyat kontrolü olmadan büyümenin bir anlamı olmadığını” savunuyor. Tartışmanın merkezinde ekonomi literatürünün klasik sorusu yer alıyor: Büyüme ile enflasyon arasında ödünleşme (trade-off) kaçınılmaz mıdır?
Büyüme, en yalın tanımıyla bir ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin reel (fiyat etkisinden arındırılmış) değerinin artmasıdır. Türkiye gibi enerjide ve sermaye mallarında yüksek oranda ithalata bağımlı ekonomilerde büyümenin devamı, çoğu kez daha fazla petrol, doğalgaz, ara malı ve makine ithalatı demektir. Eğer ülke parasının dış değeri sürekli geriliyorsa, bu ithalat maliyetleri artar. Sonuç olarak üretim maliyetleri yükselir ve fiyatlara yansır. Böyle bir yapı içinde büyümenin hızlanması, enflasyonun da yukarı tırmanması anlamına gelir.
Öte yandan dezenflasyon süreci, yani enflasyonun kalıcı biçimde aşağıya çekilmesi, genellikle sıkı para ve maliye politikalarıyla sağlanır. Yüksek faiz oranları, kamu harcamalarının kısılması ve vergi artışları toplam talebi baskılar. Bu durum, üretim artışının önünde engel oluşturur. Dolayısıyla, ithal girdilere bağımlı ekonomilerde büyüme ile dezenflasyon çoğunlukla çelişir.
2025 yılı itibarıyla Türkiye ekonomisi hâlâ çift haneli enflasyonla mücadele ediyor. TÜİK verilerine göre eylül ayında yıllık tüketici enflasyonu %52,4 seviyesinde. Üretici enflasyonu ise %46,9. Reel büyüme oranı yılın ilk yarısında %3,2 olarak gerçekleşti. Bu tablo, enflasyonun hızla düşmediğini ama büyümenin de zayıfladığını gösteriyor.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, sadece talep yönlü değil; maliyet yönlü enflasyonun da baskın olmasıdır. Döviz kuru dalgalanmaları, enerji fiyatlarındaki artışlar ve ücret ayarlamaları fiyat seviyesini yukarı çekmeye devam ediyor. Dolayısıyla tek başına faiz artırımlarıyla veya talep kısarak enflasyonu kalıcı biçimde düşürmek mümkün görünmüyor.
İthal girdilere bağımlı ve yüksek enflasyon yaşayan ekonomiler için bu çelişkinin aşılmasının tek yolu beklentilerin yönetimidir. Eğer ekonomik aktörler -şirketler, tüketiciler, yatırımcılar- geleceğe dair güven duyarlarsa, yatırım ve üretim kararları hızlanır. Bu güven, para biriminin istikrarıyla, öngörülebilir maliye politikasıyla ve kurumsal bağımsızlığın güçlenmesiyle sağlanır.
Örneğin, Merkez Bankası’nın fiyat istikrarı konusundaki kararlılığını şeffaf biçimde ortaya koyması, maliye politikasının da bu çerçeveyle uyumlu olması, piyasalarda olumlu beklenti yaratabilir. Böyle bir senaryoda enflasyon düşerken, yatırımlar artabilir, verimlilik yükselir ve büyüme hız kesmez.
Özetle, büyüme ile dezenflasyonun bir arada gerçekleşmesi teorik olarak mümkündür ama koşullara bağlıdır. İthal girdilere aşırı bağımlı, kur istikrarı kırılgan ve enflasyon beklentileri bozulmuş bir ekonomide bu ikisini aynı anda başarmak kolay değildir. 2025’in Türkiye’si bu açıdan sınav vermektedir. Eğer para ve maliye politikası eşgüdüm içinde, güven verici ve öngörülebilir bir çerçeve sunarsa, enflasyonu düşürürken büyümeden de vazgeçmemek mümkün olabilir. Aksi takdirde, ya büyüme pahasına dezenflasyon ya da enflasyon pahasına büyüme tercihleri arasında sıkışıp kalırız.



























