Ekonomi teorisi oldukça nettir: Faiz yükselirse tasarruf artar. Daha doğrusu, artması beklenir. Çünkü bireyler bugünkü tüketimlerinden vazgeçip, paralarını geleceğe taşımanın karşılığında daha yüksek getiri elde edeceklerini düşünürler. Ne var ki Türkiye’de son yıllarda yaşadığımız tablo bu klasik çerçeveyle pek örtüşmüyor. Faiz oranları yükseliyor, mevduat faizleri tarihsel olarak yüksek seviyelere ulaşıyor; ama tasarruf oranları istenen ölçüde artmıyor. Ortada açık bir paradoks var: Yüksek faiz – düşük tasarruf.
Bu paradoksu anlamak için önce tasarrufun ne olduğuna bakmak gerekiyor. Tasarruf, gelirin harcanmayan kısmıdır. Yani tasarruf edebilmek için önce harcanabilir gelirin olması gerekir. Türkiye’de sorun tam da burada başlıyor. Faizler yükselirken, ücretlilerin ve orta sınıfın reel gelirleri aynı hızda artmıyor; hatta çoğu zaman geriliyor. Gelir yetmiyorsa, faiz ne kadar yüksek olursa olsun tasarruf yapacak kaynak da bulunmuyor.
Bu nedenle yüksek faiz ortamı, Türkiye’de beklenen davranışsal etkiyi yaratmıyor. Tasarruf, bir tercih olmaktan çıkıp bir lüks hâline geliyor. Ücretli kesim için soru artık “tasarruf mu tüketim mi?” değil, “hangi harcamadan vazgeçebilirim?” sorusuna dönüşüyor. Böyle bir ortamda faiz artışının tasarrufu teşvik etmesini beklemek, teoriyi gerçekliğin önüne koymak anlamına geliyor.
Bir diğer önemli unsur enflasyon beklentileri. Eğer bireyler, enflasyonun mevduat faizinin
üzerinde seyretmeye devam edeceğine inanıyorsa, reel getiri algısı zayıflar. Yani nominal faiz yüksek görünse bile, paranın satın alma gücünü koruyacağına dair güven yoksa tasarruf davranışı gelişmez. Bu durumda insanlar parayı bankada tutmak yerine, harcamaya ya da alternatif varlıklara yönelmeyi tercih eder.
Türkiye’de bu alternatifler oldukça tanıdık: altın, döviz, gayrimenkul ve son yıllarda daha
spekülatif araçlar. Bunlar klasik tasarruf araçları değildir; daha çok enflasyondan korunma
refleksinin ürünüdür. Ekonomi literatüründe bu durum, “finansal derinliğin zayıflaması” olarak tanımlanır. Para sistemin içinde dolaşmak yerine, sistemin dışına çıkar.
Yüksek faizin tasarrufu artırmamasının bir başka nedeni de borçluluk yapısıdır. Hanehalkının önemli bir bölümü, faiz artışını bir fırsat değil, bir maliyet olarak yaşıyor. Kredi kartı borçları, tüketici kredileri ve konut kredileri, faiz yükseldikçe daha ağır bir yük hâline geliyor. Bu da elde edilen gelirin faiz ödemelerine gitmesine, dolayısıyla tasarruf alanının daha da daralmasına yol açıyor.
Buradan çıkan sonuç şu: Faiz tek başına tasarruf yaratmaz. Tasarruf için istikrarlı gelir,
öngörülebilir fiyatlar ve geleceğe dair güven gerekir. Bunlar yoksa faiz artışı yalnızca mevcut dengesizlikleri yeniden dağıtır; yeni bir denge yaratmaz. Türkiye’de yaşanan yüksek faiz–düşük tasarruf paradoksu, aslında daha büyük bir sorunun yansımasıdır: Gelir yapısının bozulması ve orta sınıfın zayıflaması.
Tasarrufu artırmak istiyorsak yalnızca faiz oranlarına değil, gelirin yapısına ve satın alma gücüne bakmak zorundayız. Aksi hâlde faiz yükselir, ama tasarruf yerinde sayar. Teori doğru kalır; ama ekonomi başka bir yerden yürümeye devam eder.



























