Geçtiğimiz günlerde Çinli elektrikli araç devi BYD'nin Türkiye'de planladığı 1 milyar dolarlık yatırımın askıya alındığı yönündeki açıklamalar ekonomi çevrelerinde geniş yankı uyandırdı. Şirketin Başkan Yardımcısı Stella Li'nin Reuters'a yaptığı açıklamaya göre BYD'nin önceliği şu an Macaristan'daki üretim tesisini devreye almak ve Avrupa'da ikinci bir üretim üssü oluşturmak. Türkiye yatırımı ise şimdilik beklemeye alınmış durumda ve şirketin açıkladığı bir üretim takvimi bulunmuyor.
Öncelikle BYD'nin kararını duygusal zeminden çıkarmak gerekiyor. Çok uluslu şirketler ülkelerle dostluk veya küskünlük ilişkisi kurmaz. Onlar maliyet, verimlilik, pazar erişimi ve uzun vadeli kârlılık hesabı yaparlar. Bir yatırım kararının arkasında çoğu zaman siyasi yorumlardan çok daha fazla Excel tablosu vardır.
Aslında ilginç olan nokta şu: Bundan yaklaşık bir yıl önce aynı BYD'nin Türkiye yatırımı Avrupa stratejisinin önemli parçalarından biri olarak görülüyordu. Hatta bazı analizlerde, Macaristan tesisinin beklenenden yavaş ilerlemesi nedeniyle Manisa yatırımının öne çıkabileceği konuşuluyordu.
Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda.
BYD yönetimi açık biçimde Macaristan'ın birinci öncelik olduğunu söylüyor. Bunun temel nedeni yalnızca Macaristan'ın kendisi değil; Avrupa Birliği'nin değişen sanayi politikalarıdır. Son dönemde Brüksel'in gündemindeki "Made in Europe" yaklaşımı, Çinli üreticileri Avrupa içinde üretime yönlendiriyor. Şirketler artık yalnızca Avrupa'ya satış yapmayı değil, Avrupa'nın içinde üretim yapmayı hedefliyor.
Macaristan burada önemli bir avantaj yakaladı. Uzun yıllardır Çin sermayesini çekmeye yönelik aktif bir politika izleyen ülke, BYD'nin Avrupa'daki ilk üretim merkezi haline geldi. Çin yatırımlarının önemli bölümünü kendisine çekmeyi başardı ve otomotiv ile batarya üretiminde kümelenme oluşturdu.
Peki Türkiye'nin avantajları yok mu?
Elbette var.
Türkiye hâlâ Avrupa'nın en güçlü otomotiv yan sanayilerinden birine sahip. Genç iş gücü, güçlü tedarik ağı, Gümrük Birliği avantajı ve Avrupa pazarına yakınlığı önemli üstünlükler sunuyor. Ancak yatırım kararlarında artık yalnızca maliyet avantajı yeterli olmuyor.
Yatırımcılar şu sorulara da cevap arıyor:
- Enerji maliyetleri ne kadar öngörülebilir?
- Finansmana erişim kolay mı?
- Hukuki süreçler ne kadar hızlı?
- Vergi sistemi ne kadar istikrarlı?
- Kur oynaklığı yatırım planlamasını ne kadar etkiliyor?
Çünkü küresel sermaye bugünü değil, önümüzdeki on yılı satın alıyor.
BYD dosyasının Türkiye açısından asıl önemi burada ortaya çıkıyor. Mesele yalnızca bir
fabrikanın gecikmesi değil. Mesele, küresel yatırım rekabetinin yeni kurallarını anlamak.
Üstelik işin ticaret boyutu da bulunuyor. BYD, Türkiye'de yatırım taahhüdü çerçevesinde çeşitli teşviklerden ve ek gümrük yüklerinden muafiyetlerden yararlanarak önemli miktarda araç satışı gerçekleştirdi. Şimdi doğal olarak şu soru gündeme geliyor: Eğer yatırım uzun süre gerçekleşmezse, bu taahhütlerin hukuki ve ekonomik karşılığı nasıl değerlendirilecek?
Bu sorunun cevabı ilgili kamu kurumlarının değerlendirmelerine bağlı olacaktır. Ancak yatırım kararlarının yalnızca açıklanmasının değil, hayata geçirilmesinin de önemli olduğu açıktır.
Sonuç olarak BYD'nin Türkiye yatırımının beklemeye alınması bir kriz olarak değil, bir uyarı olarak okunmalıdır. Çünkü bugün dünya, sermayeyi çekmek için ülkelerin yarıştığı bir döneme girmiş durumda. Teşvikler önemli; fakat yatırımcıların asıl aradığı şey öngörülebilirlik, istikrar ve uzun vadeli güven ortamıdır.
Belki de mesele BYD'nin Türkiye'ye küsmüş olması değil; değişen küresel şartlardır.


























