Son haftalarda küresel ekonomi gündeminde öne çıkan başlıklardan biri Çin ile Kanada
arasındaki ticari ve yatırım alanındaki yakınlaşma oldu. Enerji, kritik mineraller ve tarım ürünleri ekseninde derinleşen bu temas, yalnızca iki ülkenin ticari ilişkisi olarak okunmamalı. Bu gelişme, aslında küresel güç dengelerinde süregelen yeniden konumlanmanın bir parçası.
Kanada, dünyanın en zengin doğal kaynak rezervlerinden bazılarına sahip. Özellikle lityum, nikel, kobalt ve nadir mineraller açısından stratejik bir ülke. Elektrikli araçlar, batarya teknolojileri ve yenilenebilir enerji sistemleri için bu mineraller hayati öneme sahip. Çin ise bu alanlarda küresel üretim zincirinin merkezinde yer alıyor. Batarya üretimi ve işleme kapasitesi bakımından açık ara önde.
ABD son yıllarda Çin’e karşı ekonomik bağımlılığı azaltma yönünde adımlar atıyor. “Friend- shoring” ve “near-shoring” kavramları bu çerçevede gündeme geldi. ABD, tedarik zincirlerini Çin dışına kaydırmak ve müttefik ülkelerle yeniden yapılandırmak istiyor. Kanada bu stratejide doğal bir ortak olarak görülüyor. Ancak Kanada’nın Çin’le de ticari ilişkilerini derinleştirmesi Washington’da rahatsızlık yaratıyor.
Trump döneminde başlayan Çin’e karşı gümrük tarifeleri ve teknoloji kısıtlamaları Biden
yönetimiyle birlikte daha kurumsal bir çerçeveye taşındı. Özellikle yarı iletkenler ve ileri
teknoloji ürünlerinde ihracat kontrolleri sıkılaştırıldı. Ancak Çin küresel ölçekte alternatif ticaret ağları kurmaya devam ediyor. Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki genişleyen ekonomik nüfuzu buna işaret ediyor.
Kanada’nın Çin’le iş birliği, ABD açısından iki yönlü bir risk taşıyor. Birincisi, kritik minerallerin Çin’in tedarik zincirine daha fazla entegre olması. İkincisi ise Kuzey Amerika ticaret blokunda bir uyum sorunu doğması. ABD - Meksika - Kanada Anlaşması (USMCA) çerçevesinde kurulan ekonomik yapı, Çin’in dolaylı erişimine açık hale gelebilir.
Trump’ın yeniden başkanlık yarışında güçlü bir aday olması, bu denklemi daha da
karmaşıklaştırıyor. Trump’ın yaklaşımı daha sert ve doğrudan. Gümrük vergileri ve ticari
yaptırımlar konusunda daha agresif bir politika izleyebileceği beklentisi var. Böyle bir senaryoda Çin - Kanada ticareti Washington tarafından daha fazla baskı görebilir.
Ekonomik açıdan bakıldığında Çin’in stratejisi net: Ham madde kaynaklarına erişimi garanti altına almak ve üretim zincirindeki üstünlüğünü korumak. Kanada için ise mesele daha pragmatik. Çin dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve önemli bir pazar. Kanada ekonomisi ABD’ye yüksek derecede bağımlı. Çin’le ilişkileri çeşitlendirme çabası bir tür risk dağıtımı olarak görülebilir.
Bu gelişmeler küresel ticaretin iki kutuplu bir yapıya doğru evrildiğini gösteriyor. Bir yanda ABD liderliğinde teknoloji ve finans merkezli blok, diğer yanda Çin’in üretim ve hammadde ağırlıklı genişleyen etkisi. Kanada gibi orta ölçekli gelişmiş ekonomiler bu iki güç arasında denge politikası izlemeye çalışıyor.
Türkiye açısından tablo dikkatle izlenmeli. Kritik mineraller, enerji dönüşümü ve tedarik
zincirlerinin yeniden yapılanması küresel ticareti şekillendiriyor. Türkiye’nin de lityum, bor ve nadir mineraller konusunda stratejik bir perspektif geliştirmesi gerekiyor. Aynı zamanda hem Batı hem Asya pazarlarıyla dengeli ticaret politikası izlemek önem taşıyor.
Sonuç olarak Çin - Kanada yakınlaşması yalnızca iki ülkenin ticari anlaşması değil; küresel
sistemin yeniden yapılanmasının bir göstergesi. ABD’nin ve özellikle Trump’ın olası sert tutumu bu süreci daha da politize edebilir. Önümüzdeki dönemde ticaret artık sadece mal alışverişi değil, jeopolitik bir enstrüman olmaya devam edecek. Küresel ekonomi yeni bir denge arıyor.

























