Dünya ekonomisi zaman zaman öyle kırılma anları yaşar ki, o ana kadar “risk” olarak konuşulan senaryolar bir anda “gerçeklik” haline gelir. Hürmüz Boğazı’nın kapanması tam olarak böyle bir gelişmedir. Yıllardır jeopolitik analizlerde dile getirilen bu ihtimal artık gerçekleşmiş durumda ve bunun etkileri yalnızca enerji piyasalarıyla sınırlı kalmayacak kadar geniştir.
Hürmüz Boğazı, küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bir hat olarak kabul edilir. Bu hattın kapanması demek, bir anda dünya petrol arzının beşte birinin devre dışı kalması anlamına gelir. Bu büyüklükte bir arz şokunun ekonomik etkisi kaçınılmaz olarak sert olur.
İlk etki petrol fiyatlarında görülür. Arzın kesilmesiyle birlikte fiyatlar hızla yukarı yönlü hareket eder. Bu artış yalnızca petrolle sınırlı kalmaz; doğalgaz fiyatları ve enerjiye bağlı tüm emtia fiyatları da yukarı çekilir. Çünkü enerji, modern ekonominin temel girdisidir.
Burada kritik olan nokta, bu enflasyonun talep kaynaklı değil, doğrudan maliyet kaynaklı
olmasıdır. Yani klasik para politikası araçlarıyla kontrol edilmesi daha zor bir enflasyon türü ortaya çıkar. Merkez bankaları böyle bir ortamda zor bir ikilemle karşı karşıya kalır: Ya
enflasyonu kontrol etmek için faiz artıracaklar ya da büyümeyi korumak için daha gevşek bir politika izleyecekler. Çoğu durumda bu iki hedef aynı anda sağlanamaz.
Bu gelişmenin ikinci önemli etkisi küresel ticaret üzerinde ortaya çıkar. Enerji maliyetlerinin artması, lojistik maliyetlerini doğrudan yükseltir. Bu da küresel ticaret hacmini daraltır. Özellikle uzun mesafeli ticarete dayalı iş modelleri baskı altına girer.
Finansal piyasalarda ise belirsizlik artışıyla birlikte klasik “riskten kaçış” davranışı görülür. Ancak bu kez ilginç bir durum ortaya çıkabilir: Faizlerin yükseleceği beklentisi nedeniyle altın gibi varlıklar her zaman beklenen ölçüde yükselmeyebilir. Buna karşılık dolar ve tahvil gibi araçlara yönelim artabilir.
Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının en sert etkisini yaşayacak ülkeler, enerji ithalatına yüksek derecede bağımlı olan ekonomiler olacaktır. Avrupa Birliği ülkeleri bu grupta başı çeker. Zaten Ukrayna-Rusya savaşı sonrası enerji arzında ciddi sıkıntılar yaşayan Avrupa, bu yeni şokla birlikte daha yüksek enerji maliyetleriyle karşı karşıya kalacaktır.
Asya tarafında ise Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore en kırılgan ülkeler arasında yer alır. Özellikle Çin ve Hindistan, hızla büyüyen ekonomileri nedeniyle yüksek enerji talebine sahiptir. Bu ülkelerin enerji maliyetlerindeki artış, küresel üretim zincirlerini de olumsuz etkiler.
ABD ise bu tabloda görece daha avantajlıdır. Kaya petrolü üretimi sayesinde enerji
bağımsızlığına büyük ölçüde yaklaşmış olan ABD, bu tür şoklardan daha sınırlı etkilenir. Hatta bazı durumlarda yüksek petrol fiyatları ABD enerji sektörüne olumlu katkı bile sağlayabilir.
Türkiye’ye gelince…
Türkiye, enerji ithalatına bağımlı bir ekonomi olduğu için bu gelişmeden doğrudan etkilenecek ülkeler arasında yer alır. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış, Türkiye’nin cari açığını genişletir. Enerji faturası yükseldikçe döviz talebi artar, bu da kur üzerinde baskı yaratır.
Kur artışı ise enflasyonu besleyen ikinci bir kanal olarak devreye girer. Böylece Türkiye
ekonomisi çift yönlü bir baskıyla karşı karşıya kalır: Hem maliyet enflasyonu hem de kur
geçişkenliği.
Bunun yanında ulaştırma, sanayi ve tarım gibi sektörlerde maliyetlerin artması, iç piyasada fiyatların daha da yükselmesine neden olur. Bu durum, zaten kırılgan olan enflasyon dinamiklerini daha da zorlayabilir.
Burda Türkiye ekonomisi açısından henüz tam net olmayan bir sürpriz etmen daha var:
Türkiye’nin Orta Doğu’daki yeni yatırım ve enerji köprüsü olması. Önümüzdeki günlerde bu ihtimalle iligili gelişmeleri daha detaylı inceleyeceğiz.

























