Son yıllarda finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmaları yalnızca enflasyon, faiz ya da büyüme verileriyle açıklamak giderek zorlaşıyor. Küresel sistemde yeni bir gerçeklik var: Siyasal söylem artık ekonomik bir değişken haline geldi. Bu yeni dönemin en çarpıcı figürlerinden biri ise kuşkusuz Donald Trump.
Klasik iktisat, piyasa fiyatlarının bilgiye dayalı olarak oluştuğunu varsayar. Ancak bugün bilgi dediğimiz şey yalnızca veri akışından ibaret değil. Liderlerin açıklamaları, sosyal medya mesajları ve politik sinyaller de fiyatlama mekanizmasının içine girmiş durumda. Özellikle ABD gibi küresel finansın merkezinde yer alan bir ülkede, başkanın kullandığı dil piyasa davranışını doğrudan etkileyebiliyor.
Trump’ın önceki başkanlık döneminde sıkça gördüğümüz bu durum, son İran gerilimiyle birlikte yeniden sahneye çıktı.
ABD-İsrail-İran hattında artan tansiyon, petrol fiyatlarını hızla yukarı taşıdı. Petrol fiyatındaki yükseliş, klasik bir zincirleme etki yarattı: Enflasyon beklentileri arttı, merkez bankalarının faiz artırabileceği düşüncesi güçlendi ve yatırımcılar portföylerini yeniden düzenlemeye başladı. Bu süreçte altın ve değerli metallerde satışlar görülürken, tahvil faizleri yükseldi, borsalar baskı altında kaldı.
Bu noktaya kadar tablo, iktisat kitaplarında anlatılan mekanizmayla uyumluydu.
Ancak ardından gelen gelişme piyasanın doğasını hatırlattı: Trump’ın İran ile anlaşmaya yakın olunduğunu söylemesi.
Bu açıklama, piyasalar açısından yalnızca bir diplomatik mesaj değildi. Enerji piyasaları için somut bir anlam taşıyordu. Eğer İran yeniden küresel petrol arzına güçlü şekilde katılırsa, fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı oluşacaktı. Nitekim bu beklenti hızla fiyatlandı: Petrol geriledi, altın yeniden yükseldi, borsalar toparlandı.
Kısacası piyasalar, henüz gerçekleşmemiş bir gelişmeyi satın aldı.
Ancak çok geçmeden İran’dan gelen açıklama bu tabloyu tersine çevirdi. İran yönetimi, herhangi bir müzakerenin olmadığını duyurdu ve sahadaki gerilim devam etti. Bu yalanlama ile birlikte piyasalar yeniden yön değiştirdi. Petrol fiyatları toparlandı, altın ve riskli varlıklar tekrar baskı altına girdi.
Burada asıl dikkat çekici olan fiyat hareketleri değil, bilginin güvenilirliği meselesi.
Finansal sistemin en temel unsuru güvendir. Piyasalar geleceği fiyatlar; ancak bunu yapabilmek için açıklanan bilginin belirli bir tutarlılığa sahip olması gerekir. Eğer piyasa aktörleri gelen bilgiyi sorgulamaya başlarsa, fiyatlama mekanizması sağlıklı çalışmaz. Bunun sonucu yalnızca oynaklık değil, derin bir güven erozyonu olur.
Trump’ın yaklaşımı bu noktada klasik diplomatik söylemden ayrılıyor. Uluslararası ilişkilerde tarafların zaman zaman müzakere gücünü artırmak için olduğundan daha ileri bir noktadaymış gibi görünmesi yeni bir durum değil. Ancak bu strateji, sürekli ve tekrarlayan bir hale geldiğinde, piyasa tarafından farklı algılanmaya başlar.
Ekonomide bunun bir karşılığı vardır: beklentilerin iskonto edilmesi.
Eğer bir aktörün açıklamaları güvenilir bulunmazsa, piyasa bu açıklamaları giderek daha düşük ağırlıkla fiyatlamaya başlar. Yani ilk başta büyük fiyat hareketleri yaratan bir söylem, zamanla etkisini kaybeder. Bu durum, literatürde olmasa da pratikte “yalancı çoban etkisi” olarak tanımlanabilecek bir süreci ifade eder.
ABD gibi küresel finans sisteminin merkezinde yer alan bir ülke için bu durum daha da kritik. Çünkü doların rezerv para olması, ABD tahvillerinin güvenli liman kabul edilmesi ve finansal piyasaların derinliği büyük ölçüde kurumsal güvene dayanır. Bu güvenin zedelenmesi yalnızca kısa vadeli fiyat dalgalanmaları yaratmaz; uzun vadede sermaye akımlarını ve yatırım kararlarını da etkileyebilir.
Sonuç olarak bugün yaşanan dalgalanma, yalnızca İran geriliminin bir sonucu değil. Aynı
zamanda piyasanın şu soruya verdiği tepki: “Açıklanan bilgiye ne kadar güvenebiliriz?”

























